Brezilya’lı yazar José Mauro de Vasconcelos, 26
Şubat 1920 de Rio de Janeiro yakınlarındaki Bangu kasabasında, yarı Kızılderili
yarı Portekizli, yoksul bir ailede dünyaya geldi. Ailesi yoksulluk sebebiyle
onu eğitimine devam etmesi için Natal kasabasındaki amcasının yanına
gönderdiler. Orada Potengi Irmağı’ında yüzmeyi öğrenen Vasconcelos, daha 9-10
yaşlarında yüzme şampiyonu olma hayalleri kurmaya başlamıştı bile.
Tıp eğitimine başlasa bile yarıda bıraktı ve
yeni maceralar ve hayaller için Rio de Janerio’ya gitti. Orada boks
antrenörlüğünden balıkçılığa, garsonluktan tarım işçiliğine çeşitli işlerle
uğraşan yazarın tüm bu uğraşları kendisini bir yazar olarak ortaya çıkarmasında
yardımcı oldu. Tüm bu değişik ortamlar, tanıdığı farklı insanlar sayesinde iyi
gözlemci oluşunu usta yazarlığı ile birleştirip birbirinden güzel kitaplar
ortaya çıkarmıştır. Ve 24 Temmuz 1984'te hayatını kaybetmiştir.
Yazdığı ilk eser olan Yaban Muzu, en çok
beğenilen eserlerinden biri olan Beyaz Toprak, hatırı sayılır bir üne
kavuşmasında büyük rol oynayan Kayığım Rosinha, çocuk kitabı olarak basılan
Kırmızı Papağan, Hayatın O Güzel Şarkısı, Japon Sarayı, Kristal Yelkenli ve
bunlarla birlikte Kardeşim Rüzgar Kardeşim Deniz, Çıplak Sokak adlı eserleri
kaleme alan yazarın üçleme olarak ele alabileceğimiz ünlü Şeker Portakalı,
Güneşi Uyandıralım ve Delifişek kitaplarını bu yazımda ele alacağım.
Çok sevdiğim bir arkadaşım sayesinde tanıştım bu
üç kitapla. Şeker Portakalı… Okumakta neden bu kadar geç kaldım hiç bilmiyorum.
Tam bir lise kitabı, lisede okunup hayattaki dertlerin fark edilmesini
sağlayabilecek bir kitap aslında. Lise kitabı dedim çünkü on beş yaşından küçük
çocukların okumasının pek de sağlıklı olamayacağı kanısındayım ne yazık ki.
Karakteri bir çocuk diye çocuk kitabı olarak sınıflandırılması anlamsız kaçar
diye düşünüyorum. Zira bir çocuğun anlayabileceğinden çok daha fazlası yer
alıyor ve zannımca yeni yeni hayatı anlamlandırmaya çalışan, ne okursa zihnine
işleyen bir çocuğa henüz uygun kaçmayabilir.
Ancak bir genç, bir yetişkin kitabı olarak
bakıldığında gerçekten yüreğe dokunan, insanı duygulandıran ve hemen hemen
ağlatan satırlar var içinde. Bir çocuğun küçük yaştaki yaşadığı dramatik
olayların acısına ortak olmak için en azından okuduklarından kolay
etkilenebilecek yaşları biraz atlatmış olmak gerekiyor diye düşünüyorum.
Genelde bu kadar abartılan, yerlere göklere
sığdırılamayan kitaplar büyük bir beklenti ile okunmaya başlanıp sonunda birer
balondan farksız olduğu anlaşılır hatta zaman kaybı olarak bile görülebilir
bazen. Fakat bana göre Şeker Portakalı’nda ise durum tam aksi; bitirdiğimde
dedim ki, gerçekten abartılmasında varmış bir şey. Uzun süredir böyle
sürükleyici, sürekli bir diğer sayfayı merakla takip ettiğim bir kitap
okumadığımdan mıdır bilmem, benim için etkileyici kitaplar oldu bu üç kitap.

Şeker Portakalı’nda esas karakterimiz Zeze’nin küçük bir çocuk olarak başından geçenler yer alıyor. Hayatı tam anlamıyla Zeze’nin gözünden görebilirsiniz desem abartmış olmam sanırım. Çünkü kitabı okurken her sayfada onun hislerine ortak oluyor ve onunla birlikte yaşıyorsunuz. Küçük yaşta üzerine yüklenen sorumluluk, hayatının engebeleri onun yaşadıkları zorluklara karşı bir yetişkin gibi düşünüp davranmasına neden oluyor. Kitaptaki en sevdiğim olay ise Zeze’nin portakal ağacı Portuga ile konuşmaları oldu. Geçimi zor ve kalabalık bir ailede yaşayan Zeze’nin en yakın arkadaşı bu ağaç olur. Bir de kendinden küçük kardeşi. Vaktinin büyük çoğunluğunu ikisi ile geçirir ve kalan zamanlarında ayakkabı temizleyiciliği ve birtakım yaramazlıklarla meşgul olur. Ama her şeye rağmen çiçek gibi bir kalbi vardır Zeze’nin… Beni en çok bağlayan da bu oldu sanırım.

Güneşi Uyandıralım’da ise şeker portakalı ağacı ile konuşan minik Zeze’miz büyüyüp okula başlıyor. Daha iyi bir eğitim alması için zengin bir aileye evlatlık verilen Zeze, ergenliğini bu kitapta yaşar. Yeni ailesiyle pek arası hoş olduğunu düşünmese de o, okulla ve dersleriyle meşgul olur. Hayatına yeni güzellikler de katılmıştır elbet. Örneğin derslerde çok başarılı olduğu okulundaki öğretmeni Fayolle, hayal gücünün inanılmaz getirileri olan Maurice gibi arkadaşları ve tabii ki yüreğine yerleşen o kurbağa… Ve yeni duygular girer hayatına, aşk gibi… Aşkın ne kadar güzel bir duygu olduğunu Maurice’den öğrenen Zeze, aynı güzelliği yaşayarak da öğrenme fırsatını yakalar.
Delifişek… Zeze’nin artık ne küçük bir çocuk ne
de gelişmeye çalışan bir ergen olduğu kitap. 20’li yaşlarında, zayıflığından ve
güçsüzlüğünden eser kalmayan ancak yine aynı asilik ve aynı ‘serserilik’ ile
hayatına devam eden bir Zeze çıkıyor kaşımıza. Ailesiyle arasını hemen hemen
düzeltmeye çalışan, kendi çabalarıyla bir yere gelmeye uğraşan, küçüklüğünden
beri sahip olduğu alışkanlıkları yavaş yavaş değiştiren ve yaşıtlarından biraz
farklı gelecek hayaller kuran bir genç olarak. Duyguları daha da olgunlaşmış,
yakınlarına karşı hissettiklerini daha derinden düşünür olmuş ve tabii ki aşk
hakkındaki düşünceleri de derinleşmiştir.
Bu üç kitapta da Zeze’nin büyümesine satır
satır, sayfa sayfa eşlik ediliyor. Okuyan bir kişi mutlaka kendisini hikayenin
içinde hissedecektir. Kütüphanenize eklemek için çok fazla
beklememeniz ve hayatınızın bir döneminde kesinlikle okumanız gereken kitaplar olduğunu
söyleyebilirim. Kitapla kalın, gülümsemeyi unutmayın. :)


Yorumlar
Yorum Gönder